Kayıtlar

Ağustos, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kelebekler

Resim
midesindeki kelebekler birer birer intihara teşebbüs etti.. birer birer de başarılı oldular sonra.. cenazelerine katıldı hepsinin, cenaze müziklerini bizzat seçti hatta.. cafcaflıydı her şey.. olması gerekenden çok fazla.. sonra kelebek olmayı istedi birden.. tüm kapılar suratına kapanıyordu nedense.. hiddetle hem de, küfürlerle.. varlığını görmezden gelircesine kapanan kapılara aldırmadan önlerinde bekleyip uzun süre onlara bakıyor, oymalarını inceliyor, tokmaklarıyla oynuyor, sonra da arkasına bakarak uzaklaşıyordu olay yerlerinden.. sakince, yıkık dökük, hantallaşarak git gide.. en son ne zaman mutlu olmuştu? hatırlayamıyordu.. gerçi, çok da mühim değildi zaten bu sorunun cevabı.. aklı birer birer kapanan kapılardayken, hiç bi şey mühim değildi aslında.. hiç kimsesi kalmıyordu sanki.. son zamanlar gelirdi aklına ara ara.. kimlerin gittiği, kimlerle kaldığı.. ama daha sık düşünüyordu artık.. neredeyse hiç kimse.. neyse.. alışmıştı ama; hem de öylesine alışmıştı ki, değişmiyordu...

Mürur-u Zaman

Resim
mürur-u zaman söz öbeğinin henüz zaman aşımına uğramadığı zamanlardı.. küçücüktüm, sıradan bi ilkokul çocuğu.. okuldan geldiğinde çantası sırtından yere kadar uzanmış, emekleyerek merdiven tırmanan bi çocuk.. en büyük ilgim uçak seslerineydi.. en büyük isteğim de, sesini duyduğum an gökyüzüne baktığımda geçen uçağı görebilmek.. o zamanlar fazlaca gereksiz eşyayla tıka basa doldurulmamış evin odalarındaki ses yankılarından olsa gerek, bi türlü tutturamazdım doğru odanın doğru penceresini.. hep doğuya koşardım.. ancak hep batıdan geçerdi uçak.. ve hep de, ben batıya geldiğimde uçak çoktan uzaklaşıp gitmiş olurdu.. kaçan o uçağın nasıl olduğunu hiç bi zaman bilemeyecek olmanın verdiği saçma sapan hüzünle oturup kitabımı okurdum.. bi türlü denk gelememek ayda yılda bir geçen uçağa, çok koyuyordu niyeyse.. kiminize göre Murphy kanunlarının şahsımdaki tecellisi olacak bu, kiminize göre basit bi aptallık.. kiminiz yorumu dahi çok görecek belki ama.. ben sadece, "kader" diyorum.. ...

Bilmiyorum

Resim
“ondan daha güzel bi kızı hak etmiyo muyum kanka, Allah aşkına?” diye sordu genç çocuk.. “elini sallasan ellisi oğlum lan..” diyerek geçiştirdi arkadaşı.. halbuki bu kadar küçümsemesinin altında yatan nedenin kendi küçüklüğünden başka hiçbir şey olmadığını söylemeyi ne kadar da çok isterdi.. ama bu işler böyleydi işte.. sonuçta ev arkadaşıydı.. ya küsüp ayrılırsa ondan, ne olurdu? kiranın çoğunu o veriyordu sonuçta.. bi kaç ay üç kuruşsuz kalmayı, ömür boyu iki yüzlü olmaya tercih etmişti.. azla yetinmeyi çok yanlış anlamıştı.. peki bu hep böyle mi gidecekti? bilmiyordu.. “ilaç kutularındaki reçeteleri kim okur ki? ne gereksiz şeyler..” diye düşündü çocuk.. ilkokuldaydı.. halbuki bulundukları şehirlerden kaçıp gitmek isteyen o kadar çok insan vardı ki.. her birinin içinde duran boşluk geri çeviriyordu onları kurtulmak için yaptıkları her hamlede.. şehirlerin dünya gibi olmadıklarını, fazla uzaklaşırlarsa bi kenarından düşebileceklerini anlatıyordu sürekli.. içindeki boşluğa; “ne sö...

Kesmeşeker

Resim
“bi cisim yaklaşıyor Kaptan.. tanımlayamadım..” dedim.. tablada duran sigarasını eline alıp baktı Kaptan.. bi nefes çekip halka olarak geri bıraktıktan sora hiç istifini bozmadan; “telaşa gerek yok.. golgi aygıtı o, lizozomla ribozomlar da yoldadır muhtemelen, sen çayı koy..” dedi.. çay ocağına ışınlandım hemen.. demlikte kalan kurumuş çayı dökmeye çalışırken okulda ne kadar gereksiz şeylerin öğretildiğini, hayatla ne kadar alakasız konuların dayatıldığını düşündüm.. hücreyi ve içinde bulunan organelleri öğreneceğimize hayatı ve içinde nelerle karşılaşabileceğimizi öğrenseydik ya.. aşkı ve aşıkları anlatsaydı tarih öğretmenleri ve kırılan bi kalbin nasıl onarılması gerektiğini gösterselerdi fen ve teknolojide.. kaç insana iyilik yapsak geçer not alabilirdik matematik dersinden? kompozisyonlarda yapmaya çalıştığımız giriş – gelişme ve sonuç bölümleri aslında doğum – yaşam ve ölüm müydü acaba? çayın suyu kaynamak üzereydi.. makineye; “kefal, sen her şeyi düşünürsün..” dedim, iki ince...

Yüzsüz

Resim
kendinizi anladığınız oluyor mu bazen? çok sık olmasa bile, ara ara anladığınızda hani, adına insan dedikleri yaratığı da anlıyor gibi oluyor musunuz? ne de olsa siz de bi insan değil misiniz? insan özel anlamda varlığının ne olduğunu anlayabiliyorsa; genel anlamda oluşturduğu yokluğun ne olduğunu da anlayabilir mi? çevrenizde göremediğiniz yoklukta küçücük bi hiçlik olan bedeninizin içindeki kocaman boşluğu neyle bağdaştırıyosunuz? oraya ne düşse ses çıkarır hani.. bazen devasa bi kilise çanının iniltisi kadar haşmetli bi sesken duyulan; bazen de sadece küçücük bi bozuk paranın yerle buluşmasından çıkan ses kadar olur, bildiniz mi? heh.. işte tüm bunları neye yoruyosunuz? aynada gördüğünüz yüzlerdeki ifadelerin arkasında yatan şey, adına ruh dedikleri bilinmezlik midir sizce de? hadi diyelim öyledir.. dudakları asık ortalıkta dolaşanların ruhları karanlıktır da; her zaman ve her şeye gülenlerin ruhları çok mu aydınlıktır? insanın en doğal hali hangisidir peki? gülerkenki hali mi, ağ...