Bilmiyorum
“ondan daha güzel bi kızı hak etmiyo muyum kanka, Allah aşkına?” diye sordu genç çocuk.. “elini sallasan ellisi oğlum lan..” diyerek geçiştirdi arkadaşı.. halbuki bu kadar küçümsemesinin altında yatan nedenin kendi küçüklüğünden başka hiçbir şey olmadığını söylemeyi ne kadar da çok isterdi.. ama bu işler böyleydi işte.. sonuçta ev arkadaşıydı.. ya küsüp ayrılırsa ondan, ne olurdu? kiranın çoğunu o veriyordu sonuçta.. bi kaç ay üç kuruşsuz kalmayı, ömür boyu iki yüzlü olmaya tercih etmişti.. azla yetinmeyi çok yanlış anlamıştı.. peki bu hep böyle mi gidecekti? bilmiyordu..
“ilaç kutularındaki reçeteleri kim okur ki? ne gereksiz şeyler..” diye düşündü çocuk.. ilkokuldaydı.. halbuki bulundukları şehirlerden kaçıp gitmek isteyen o kadar çok insan vardı ki.. her birinin içinde duran boşluk geri çeviriyordu onları kurtulmak için yaptıkları her hamlede.. şehirlerin dünya gibi olmadıklarını, fazla uzaklaşırlarsa bi kenarından düşebileceklerini anlatıyordu sürekli.. içindeki boşluğa; “ne söylediğin umurumda bile değil.. başım dönüyor!” diyemeyen zavallılar da açıp reçeteleri okuyorlardı.. bilmiyordu..
“biliyo musun.. bundan çok daha kötü şartlarda büyüdüm ben.. o kadar çok şey çektim ki..” dedi çocuk sinemaya getirdiği kıza film devam ederken.. uzun zamandır sadece sosyal arkadaş olarak gördüğü çocuğu o an sevmeye başladı kız.. elini koltuğun kenarına koydu üzerine çocuğun elini bekleyerek.. gelmedi ama beklenen hareket.. kız, o ana dek hiç üzülmediği kadar çok üzülmüştü.. anladı ki; kendisini kusurlarıyla tanıtan birine karşı duygusal bi şeyler hissettiğinde; “acaba onun kusuru ne ki? ne eksikliği var da beni seviyor şimdi?” diye düşünüyor karşısındaki.. yok’larının ve eksik’lerinin peşinden koşuyor hiç durmadan ve asla sevemiyordu.. artık, zayıf olduğunu her durumda açıkça söyleyen biri; güçlü olmadığı halde güçlü durmaya çabalayıp duran ama aksi her halinden belli olan birinden hiç de farklı gelmiyordu ona.. mantığı bunu çok iyi biliyor fakat kalbi hala yırtık ceketini gördükçe daha çok seviyordu onu.. belki de, kaderin daha az adil davrandığı birine sevgi gösterileri yaparak eksiklerini telafi etme çabasıydı bu.. bilmiyordu..
“denizlere deterjan mı katıyorlar acaba? hep köpük köpük..” diye düşündü minik.. altı yaşındaydı.. henüz şiir okumamıştı ve denize bakıldığında neler hissedilmesi gerektiğini bilebilecek kadar acıtmamışlardı kalbini.. acıyacaktı ama.. bilmiyordu..
“körler iki gözleri birden olmadan nasıl yaşıyorlar.. rüyalarında görüyorlar mıdır ki?” diye aklından geçirdi kız tek gözünü geçici olarak kaybettiği kazanın ardından.. aman.. ona neydi.. nasıl olsa hepten kör değildi ve olmayacaktı.. kendisinden daha aciz olanlara bakıp haline şükretmesi gerektiğini sürekli olarak dayatan bi ahlâk onu yetiştirmişti.. içine doğduğu yerin ve orada tecrübe ettiklerinin en güzeli olduğuna inanmak istiyor ve başarıyordu.. ama.. yaşayanlar arasında en şanslılardan birisi gerçekten de o muydu? bilmiyordu..
“cüzdanım! geri getir onu!” diye bağırdı adam.. içini açtığında aklını yerinden oynatacak miktarda para olduğunu sanıyordu hırsız.. oysa adam, arkasında silinmiş bi ruj izi olan, bi kenarı yırtık, yıllardır her gece bakarak uyuduğu fotoğrafın peşindeydi.. beş yıl önce kaybettiği karısına ait tek fotoğraftı elinde kalan.. bilmiyordu..
“alt tarafı bi geceliğine beraber olduk.. neden böyle surat yapıyorsun?” diye sitem etti adam.. “kalbim.. alınan o aslında.. okşanması gereken hisleri vardı yıllardır.. çok değil, birazcık ilgiye muhtaçtı..” dedi kadın.. aynanın önünde kravatını düzeltirken; “akşam lüks bi restoranda yemek yeriz..” dedi adam.. hala anlamamıştı meseleyi.. lüksün hiçbir boka yaramayacağını bilmiyordu..
“komünizm yalnızca fakirler için mi?” diyerek merakını dile getirdi genç.. zenginliğini utanarak saklıyordu.. sebebini kendisi de merak ediyordu aslında.. ama öyle yapması gerekiyordu sanki.. neden, bilmiyordu..
“aşktan ölebilir mi insan hocam?” diye sordu öğrenci.. “o zaman aşk biter.. bitmesini ister misin?” diye soruya soruyla karşılık verdi öğretmen kendisine öğretilenle çelişmeyi göze alarak.. tatmin edebilecek bi cevabı yoktu çünkü bu soruya vereceği.. “ölmek sadece ruhunu göklere salıp ağırlığından kurtulmak mıydı ki? insanın içinde, orada çürüyüp kalan ve sürekli yanında taşımak zorunda olduğu kokuşmuş cesetler olamaz mıydı?” diye düşündü öğretmen bi anlığına.. cevabını hiç kimse gibi o da bilmiyordu..
“ben uyuyorum.. çok uykum var.. senin gibi sabahtan akşama kadar yatmıyorum.. yarın görüşürüz..” dedi kadın.. “iyi geceler..” diyebildi adam.. yarına çıkabileceklerinden nasıl bu kadar emindi? bilmiyordu..
“senin keyfin yerinde tabii.. baban vali.. bi sürü tanıdığı da vardır.. ne diye kalasın ki içeride?” diye sordu yıllardır beraber olduğu dava arkadaşı.. onca sene birlikte verdikleri mücadeleyi kim yanlış anlamıştı? o mu.. yoksa o mu? gerçekten bilmiyordu..
“blogları, kitapları, dergileri falan da mı yasaklasam acaba?” diye düşündü adam.. gereğinden fazla özgür düşünce dolaşıyordu oralarda.. “yok yok.. interneti kökten yasaklayayım biraz daha geçsin de..” diyerek uykusuna daldı huzurluca.. bilmiyordu.. hiçbir şeyi hem de..
“yahu nerem eksik.. nerem eksik de beni sevmek istemiyorsun!” diye cevap bile beklemediği bi sitem fırlattı genç adam.. “mesele de o.. her şeyin tam.. üstüne bi kaç tane bile olsa küçük taşlar koyarak tamamlayacağım bi duvar bakınıyorum..” dedi genç kız.. şaşırtmıştı.. halbuki önceki kız arkadaşı öğrenmesi gereken çok şey olduğunu söyleyip terk etmişti onu.. sahiden.. kadınlar ne isterdi? bunu hiçbir erkeğin bilemediği gibi, o da bilmiyordu..
“gerçekleri bilmek neden bu kadar mühim?” diye sordu kadının aşık olduğu adam.. “çünkü onları değiştirmek istiyorum..” dedi adama aşık olan kadın.. gözlerinden yanaklarına dökülen incileri toplarken adama aşık olan kadın; yüzündeki acıyan ifadeyi de kendisiyle beraber alıp gitti kadının aşık olduğu adam.. kadının aşık olduğu adamın, aşık olduğu başka bi kadın vardı aslında.. aşk dedikleri kısırdöngünün dokunduğu her yere mutluluk bulaştıran kuyruğu ne zaman dönüp dolaşıp adama aşık olan kadına kadar uzanacaktı? bunu bekleyip durmak hataydı.. sonuçta kedileri de vardı.. uzun zamandır ilgilenmediği balıkları, sayfaları açılmayalı epey zaman geçmiş kitapları.. hatta aylardır dinlemediği kafası bile varken.. şimdi oturup ağlamak neyin kafasıydı? kanepeye uzanıp kitabını eline aldı.. gözlerinin üzerinden aktığı her kelime onun adıydı.. yine ağladı.. ne zaman geçecekti? cevabı hiç bilmiyordu..
“son dileğin nedir?” diye ikinci kere sordu iskemlenin önünde duran infaz memuru.. “hayatımda rol alan herkese teşekkür etmek istiyorum..” dedi adam gülümsemeye çalışan bi ifadeyle.. mutlu gibiydi.. infaz memuru adamın gözlerine bakıyordu.. neden mutlu olurdu ki bu durumda bi insan? kafayı mı yemişti acaba, teşekkürler falan? o da bilmiyordu..
mutlu olmamak için ne sebep vardı halbuki? ölüm gerçekten de gerçekti çünkü.. yanılsamalara ve zerre kadar yanılgıya yer yoktu onda.. yaşıyor olmak ise insanı aldatabilirdi.. insanların saf olduklarına inandırırdı sizi, planlarınızı bi gün eksiksizce gerçekleştirebileceğinizden dem vururdu, bazen kocaman bi hiç için her şeyi yapmanızı mübah kılar da; kimi zaman sizin için en önemli varlık uğruna tek bi şey yapacak olmanızı dahi günah sayardı.. ya da zamanın geçip gittiğini düşündürürdü mesela.. halbuki adına zaman dedikleri gerçek, insanla bi oyuncakmış gibi oynar dururdu.. siz hayallerinizin peşinden koşa koşa ilerlediğinizi düşünürken, aslında ya herkesi ve her şeyi geride bırakırdınız ya da alayı çoktan geçip gitmiş olurdu yanınızdan.. geride kalırdınız..
yukarıdakilerin her biri sizdiniz aslında.. biziz..
hayatımız boyunca hiç durmadan bi şeylerin peşinden koştuk.. ama peşinden koştuğumuz şeyin bizi nereye sürüklediğini hiç bilmiyorduk.. tepetaklak olduk.. yarlardan yuvarlandık her yerimiz yara bere.. durduk.. üzüldük.. ağladık.. sonra toparlanıp yeniden koyulduk yola, sanki yol kaçıyormuş gibi.. en başından hem de.. unuttuk her şeyi ve gülmeye başladık tekrar.. kahkahalar nerede kaldı diye bekledik.. dualar ettik.. ve her birimiz günün birinde dualarımızı yaşarken bulduk kendimizi mutlaka.. belki çoktan unutmuştuk ettiğimiz duaları bile, unutmayan birinin olduğunu bile bile.. ama ona rağmen, sunulan onca kapı varken hep günah kapılarını çaldık.. içinde olduğumuz kısırdöngünün bi başlangıç noktası olduğunu hep unuttuk.. farklı şeyler bekleyip durmaya devam ettik hep.. ve hep de hüzün getirdi beklediklerimiz.. yapmayı unuttuğumuz ne vardı ki? bilmiyorduk..
planladığı şeylerin ve aklının bi köşesinde yatan hayallerinin arkasından dört nala koşarken aniden son nefesini verip, ölüp gitmiş bi insan cesedinin kokuşmuş dilinden dökülüp kulaklarınıza girecek cümleleri düşünün bir de.. belki o cümleler arasında bi yerdedir unuttuklarınız ve bilmek istedikleriniz.. bilmiyorum..
“ilaç kutularındaki reçeteleri kim okur ki? ne gereksiz şeyler..” diye düşündü çocuk.. ilkokuldaydı.. halbuki bulundukları şehirlerden kaçıp gitmek isteyen o kadar çok insan vardı ki.. her birinin içinde duran boşluk geri çeviriyordu onları kurtulmak için yaptıkları her hamlede.. şehirlerin dünya gibi olmadıklarını, fazla uzaklaşırlarsa bi kenarından düşebileceklerini anlatıyordu sürekli.. içindeki boşluğa; “ne söylediğin umurumda bile değil.. başım dönüyor!” diyemeyen zavallılar da açıp reçeteleri okuyorlardı.. bilmiyordu..
“biliyo musun.. bundan çok daha kötü şartlarda büyüdüm ben.. o kadar çok şey çektim ki..” dedi çocuk sinemaya getirdiği kıza film devam ederken.. uzun zamandır sadece sosyal arkadaş olarak gördüğü çocuğu o an sevmeye başladı kız.. elini koltuğun kenarına koydu üzerine çocuğun elini bekleyerek.. gelmedi ama beklenen hareket.. kız, o ana dek hiç üzülmediği kadar çok üzülmüştü.. anladı ki; kendisini kusurlarıyla tanıtan birine karşı duygusal bi şeyler hissettiğinde; “acaba onun kusuru ne ki? ne eksikliği var da beni seviyor şimdi?” diye düşünüyor karşısındaki.. yok’larının ve eksik’lerinin peşinden koşuyor hiç durmadan ve asla sevemiyordu.. artık, zayıf olduğunu her durumda açıkça söyleyen biri; güçlü olmadığı halde güçlü durmaya çabalayıp duran ama aksi her halinden belli olan birinden hiç de farklı gelmiyordu ona.. mantığı bunu çok iyi biliyor fakat kalbi hala yırtık ceketini gördükçe daha çok seviyordu onu.. belki de, kaderin daha az adil davrandığı birine sevgi gösterileri yaparak eksiklerini telafi etme çabasıydı bu.. bilmiyordu..
“denizlere deterjan mı katıyorlar acaba? hep köpük köpük..” diye düşündü minik.. altı yaşındaydı.. henüz şiir okumamıştı ve denize bakıldığında neler hissedilmesi gerektiğini bilebilecek kadar acıtmamışlardı kalbini.. acıyacaktı ama.. bilmiyordu..
“körler iki gözleri birden olmadan nasıl yaşıyorlar.. rüyalarında görüyorlar mıdır ki?” diye aklından geçirdi kız tek gözünü geçici olarak kaybettiği kazanın ardından.. aman.. ona neydi.. nasıl olsa hepten kör değildi ve olmayacaktı.. kendisinden daha aciz olanlara bakıp haline şükretmesi gerektiğini sürekli olarak dayatan bi ahlâk onu yetiştirmişti.. içine doğduğu yerin ve orada tecrübe ettiklerinin en güzeli olduğuna inanmak istiyor ve başarıyordu.. ama.. yaşayanlar arasında en şanslılardan birisi gerçekten de o muydu? bilmiyordu..
“cüzdanım! geri getir onu!” diye bağırdı adam.. içini açtığında aklını yerinden oynatacak miktarda para olduğunu sanıyordu hırsız.. oysa adam, arkasında silinmiş bi ruj izi olan, bi kenarı yırtık, yıllardır her gece bakarak uyuduğu fotoğrafın peşindeydi.. beş yıl önce kaybettiği karısına ait tek fotoğraftı elinde kalan.. bilmiyordu..
“alt tarafı bi geceliğine beraber olduk.. neden böyle surat yapıyorsun?” diye sitem etti adam.. “kalbim.. alınan o aslında.. okşanması gereken hisleri vardı yıllardır.. çok değil, birazcık ilgiye muhtaçtı..” dedi kadın.. aynanın önünde kravatını düzeltirken; “akşam lüks bi restoranda yemek yeriz..” dedi adam.. hala anlamamıştı meseleyi.. lüksün hiçbir boka yaramayacağını bilmiyordu..
“komünizm yalnızca fakirler için mi?” diyerek merakını dile getirdi genç.. zenginliğini utanarak saklıyordu.. sebebini kendisi de merak ediyordu aslında.. ama öyle yapması gerekiyordu sanki.. neden, bilmiyordu..
“aşktan ölebilir mi insan hocam?” diye sordu öğrenci.. “o zaman aşk biter.. bitmesini ister misin?” diye soruya soruyla karşılık verdi öğretmen kendisine öğretilenle çelişmeyi göze alarak.. tatmin edebilecek bi cevabı yoktu çünkü bu soruya vereceği.. “ölmek sadece ruhunu göklere salıp ağırlığından kurtulmak mıydı ki? insanın içinde, orada çürüyüp kalan ve sürekli yanında taşımak zorunda olduğu kokuşmuş cesetler olamaz mıydı?” diye düşündü öğretmen bi anlığına.. cevabını hiç kimse gibi o da bilmiyordu..
“ben uyuyorum.. çok uykum var.. senin gibi sabahtan akşama kadar yatmıyorum.. yarın görüşürüz..” dedi kadın.. “iyi geceler..” diyebildi adam.. yarına çıkabileceklerinden nasıl bu kadar emindi? bilmiyordu..
“senin keyfin yerinde tabii.. baban vali.. bi sürü tanıdığı da vardır.. ne diye kalasın ki içeride?” diye sordu yıllardır beraber olduğu dava arkadaşı.. onca sene birlikte verdikleri mücadeleyi kim yanlış anlamıştı? o mu.. yoksa o mu? gerçekten bilmiyordu..
“blogları, kitapları, dergileri falan da mı yasaklasam acaba?” diye düşündü adam.. gereğinden fazla özgür düşünce dolaşıyordu oralarda.. “yok yok.. interneti kökten yasaklayayım biraz daha geçsin de..” diyerek uykusuna daldı huzurluca.. bilmiyordu.. hiçbir şeyi hem de..
“yahu nerem eksik.. nerem eksik de beni sevmek istemiyorsun!” diye cevap bile beklemediği bi sitem fırlattı genç adam.. “mesele de o.. her şeyin tam.. üstüne bi kaç tane bile olsa küçük taşlar koyarak tamamlayacağım bi duvar bakınıyorum..” dedi genç kız.. şaşırtmıştı.. halbuki önceki kız arkadaşı öğrenmesi gereken çok şey olduğunu söyleyip terk etmişti onu.. sahiden.. kadınlar ne isterdi? bunu hiçbir erkeğin bilemediği gibi, o da bilmiyordu..
“gerçekleri bilmek neden bu kadar mühim?” diye sordu kadının aşık olduğu adam.. “çünkü onları değiştirmek istiyorum..” dedi adama aşık olan kadın.. gözlerinden yanaklarına dökülen incileri toplarken adama aşık olan kadın; yüzündeki acıyan ifadeyi de kendisiyle beraber alıp gitti kadının aşık olduğu adam.. kadının aşık olduğu adamın, aşık olduğu başka bi kadın vardı aslında.. aşk dedikleri kısırdöngünün dokunduğu her yere mutluluk bulaştıran kuyruğu ne zaman dönüp dolaşıp adama aşık olan kadına kadar uzanacaktı? bunu bekleyip durmak hataydı.. sonuçta kedileri de vardı.. uzun zamandır ilgilenmediği balıkları, sayfaları açılmayalı epey zaman geçmiş kitapları.. hatta aylardır dinlemediği kafası bile varken.. şimdi oturup ağlamak neyin kafasıydı? kanepeye uzanıp kitabını eline aldı.. gözlerinin üzerinden aktığı her kelime onun adıydı.. yine ağladı.. ne zaman geçecekti? cevabı hiç bilmiyordu..
“son dileğin nedir?” diye ikinci kere sordu iskemlenin önünde duran infaz memuru.. “hayatımda rol alan herkese teşekkür etmek istiyorum..” dedi adam gülümsemeye çalışan bi ifadeyle.. mutlu gibiydi.. infaz memuru adamın gözlerine bakıyordu.. neden mutlu olurdu ki bu durumda bi insan? kafayı mı yemişti acaba, teşekkürler falan? o da bilmiyordu..
mutlu olmamak için ne sebep vardı halbuki? ölüm gerçekten de gerçekti çünkü.. yanılsamalara ve zerre kadar yanılgıya yer yoktu onda.. yaşıyor olmak ise insanı aldatabilirdi.. insanların saf olduklarına inandırırdı sizi, planlarınızı bi gün eksiksizce gerçekleştirebileceğinizden dem vururdu, bazen kocaman bi hiç için her şeyi yapmanızı mübah kılar da; kimi zaman sizin için en önemli varlık uğruna tek bi şey yapacak olmanızı dahi günah sayardı.. ya da zamanın geçip gittiğini düşündürürdü mesela.. halbuki adına zaman dedikleri gerçek, insanla bi oyuncakmış gibi oynar dururdu.. siz hayallerinizin peşinden koşa koşa ilerlediğinizi düşünürken, aslında ya herkesi ve her şeyi geride bırakırdınız ya da alayı çoktan geçip gitmiş olurdu yanınızdan.. geride kalırdınız..
yukarıdakilerin her biri sizdiniz aslında.. biziz..
hayatımız boyunca hiç durmadan bi şeylerin peşinden koştuk.. ama peşinden koştuğumuz şeyin bizi nereye sürüklediğini hiç bilmiyorduk.. tepetaklak olduk.. yarlardan yuvarlandık her yerimiz yara bere.. durduk.. üzüldük.. ağladık.. sonra toparlanıp yeniden koyulduk yola, sanki yol kaçıyormuş gibi.. en başından hem de.. unuttuk her şeyi ve gülmeye başladık tekrar.. kahkahalar nerede kaldı diye bekledik.. dualar ettik.. ve her birimiz günün birinde dualarımızı yaşarken bulduk kendimizi mutlaka.. belki çoktan unutmuştuk ettiğimiz duaları bile, unutmayan birinin olduğunu bile bile.. ama ona rağmen, sunulan onca kapı varken hep günah kapılarını çaldık.. içinde olduğumuz kısırdöngünün bi başlangıç noktası olduğunu hep unuttuk.. farklı şeyler bekleyip durmaya devam ettik hep.. ve hep de hüzün getirdi beklediklerimiz.. yapmayı unuttuğumuz ne vardı ki? bilmiyorduk..
planladığı şeylerin ve aklının bi köşesinde yatan hayallerinin arkasından dört nala koşarken aniden son nefesini verip, ölüp gitmiş bi insan cesedinin kokuşmuş dilinden dökülüp kulaklarınıza girecek cümleleri düşünün bir de.. belki o cümleler arasında bi yerdedir unuttuklarınız ve bilmek istedikleriniz.. bilmiyorum..

Yeniden muhteşem bir yazı bayılıyorum yazılarınıza
YanıtlaSilteşekkür ederim..
Sil