Kesmeşeker
“bi cisim yaklaşıyor Kaptan.. tanımlayamadım..” dedim.. tablada duran sigarasını eline alıp baktı Kaptan.. bi nefes çekip halka olarak geri bıraktıktan sora hiç istifini bozmadan; “telaşa gerek yok.. golgi aygıtı o, lizozomla ribozomlar da yoldadır muhtemelen, sen çayı koy..” dedi.. çay ocağına ışınlandım hemen.. demlikte kalan kurumuş çayı dökmeye çalışırken okulda ne kadar gereksiz şeylerin öğretildiğini, hayatla ne kadar alakasız konuların dayatıldığını düşündüm.. hücreyi ve içinde bulunan organelleri öğreneceğimize hayatı ve içinde nelerle karşılaşabileceğimizi öğrenseydik ya.. aşkı ve aşıkları anlatsaydı tarih öğretmenleri ve kırılan bi kalbin nasıl onarılması gerektiğini gösterselerdi fen ve teknolojide.. kaç insana iyilik yapsak geçer not alabilirdik matematik dersinden? kompozisyonlarda yapmaya çalıştığımız giriş – gelişme ve sonuç bölümleri aslında doğum – yaşam ve ölüm müydü acaba?
çayın suyu kaynamak üzereydi.. makineye; “kefal, sen her şeyi düşünürsün..” dedim, iki ince belli bardakta çay belirdi tezgahta.. bardağın birini içeride beste yapan Kaptan’a ışınladım.. kalan çaya bakarken yine dalıp hüzünlendim.. antalya’ya gittim, kış mevsiminde.. bi sahil gecesine döndüm.. hoş, bunu içerideki hologram makinesiyle daha somut olarak yapabilirdim ama hüzün miktarın yeterliyse eğer önünde duran çay bardağını izlerken de başka dünyalarda gezinebiliyosun.. sonra çaya sordum; “annen baban var mıdır?”.. “neden soruyosun?” dedi.. bağırdım sonra.. “neden?”
neden mi? ne saçma bi soruydu.. hiç bi zaman tam olarak cevabı olmayacak.. cevapsız olduğundan da her zaman eksik, her zaman yarım kalacak içinde geçtiği sorular.. çünkü her insanın içinde büyüdüğü ve büyüttüğü nedenler vardı.. ve kime sorsan onun nedeni en geçerli olanıydı.. yola yuvarlanan bi top, ardından koşan bi çocuk, çocuğa çarpan bi araç.. neden? top muydu yola yuvarlanmak isteyen? çocuk arabanın altında kalmak mı istemişti ki? yoksa arabayı kullanan salak mı istemişti çocuğa çarpmayı? “nasıl”dı asıl sorulması gereken soru.. ama yalnızlık ve özlemin ne demek olduğunu çok iyi bildiği için insanlar, bu saçma, cevapsız sorunun; cevap vermekten yoksun nedenini bile sevip, o nedenlere körü körüne bağlanabiliyorlardı.. kimse yalnız olmasaydı keşke.. “bunca insan yalnızken..” gerçekten de “bunca insan neden yalnız..”dı.. hak etmeyen hiç kimse üzülmemeliydi.. sevmek ise dillere düşmüştü.. her sempatik, “sevgili”; her güzel, “aşk” olmuştu.. başka birini görür görmez kalp atışları hızlandığında şaşıran unutkanlar, “eski sıcaklığı hissedemiyorum..” yalanına sığınmışlardı.. zorunlu bi iniş değildi ama bu, bilakis kaptanın pratik isteğiydi..
yine karanlık.. evet.. sevmek buydu.. kapının tekrar açılacağı umudu.. pişmanlık mı suçluluk duygusuna yol açıyordu, yoksa suçluluktan mı pişman olurdu insan?
hoparlörler Kaptan’ın sesiyle inledi ve beni daldığım rüyalardan tutup çıkardı; “şşt.. beklenenler geldi.. çayları gönderiver..”.. ışık hızından biraz yavaşça çayları yolladım “Kaptan”a.. “Kesmeşeker” dedim sonra.. unutmamak lazım, çünkü yaşam bazen acıya çekiyor insanı.. zorla hem de, yaka paça.. “Kesmeşeker” dedim bi daha.. sanırım duymamıştı geminin müzik çaları beni çekmeye çalışan acı muhafızlarını..
“her şey, sermaye için sevgilim.. bi yıldıza laf atmakmış benim işim.. kapıları, pazarları satmışlar meleğim.. her pazar kalbimde azar azar.. çünkü serbest bir pazar, her şeyi bozar..” Kaptan’ın hoparlörlerden gelen sesi muhafızları uzaklaştırmaya yetmişti..
hayat, uzayda süzüldüğün gemine gelen hücre organellerine çay ikram ettirecek kadar acımasız olabiliyor bazen..
hayatın size sunduğu tüm acımasızlığa rağmen; buyrun..
çayın suyu kaynamak üzereydi.. makineye; “kefal, sen her şeyi düşünürsün..” dedim, iki ince belli bardakta çay belirdi tezgahta.. bardağın birini içeride beste yapan Kaptan’a ışınladım.. kalan çaya bakarken yine dalıp hüzünlendim.. antalya’ya gittim, kış mevsiminde.. bi sahil gecesine döndüm.. hoş, bunu içerideki hologram makinesiyle daha somut olarak yapabilirdim ama hüzün miktarın yeterliyse eğer önünde duran çay bardağını izlerken de başka dünyalarda gezinebiliyosun.. sonra çaya sordum; “annen baban var mıdır?”.. “neden soruyosun?” dedi.. bağırdım sonra.. “neden?”
neden mi? ne saçma bi soruydu.. hiç bi zaman tam olarak cevabı olmayacak.. cevapsız olduğundan da her zaman eksik, her zaman yarım kalacak içinde geçtiği sorular.. çünkü her insanın içinde büyüdüğü ve büyüttüğü nedenler vardı.. ve kime sorsan onun nedeni en geçerli olanıydı.. yola yuvarlanan bi top, ardından koşan bi çocuk, çocuğa çarpan bi araç.. neden? top muydu yola yuvarlanmak isteyen? çocuk arabanın altında kalmak mı istemişti ki? yoksa arabayı kullanan salak mı istemişti çocuğa çarpmayı? “nasıl”dı asıl sorulması gereken soru.. ama yalnızlık ve özlemin ne demek olduğunu çok iyi bildiği için insanlar, bu saçma, cevapsız sorunun; cevap vermekten yoksun nedenini bile sevip, o nedenlere körü körüne bağlanabiliyorlardı.. kimse yalnız olmasaydı keşke.. “bunca insan yalnızken..” gerçekten de “bunca insan neden yalnız..”dı.. hak etmeyen hiç kimse üzülmemeliydi.. sevmek ise dillere düşmüştü.. her sempatik, “sevgili”; her güzel, “aşk” olmuştu.. başka birini görür görmez kalp atışları hızlandığında şaşıran unutkanlar, “eski sıcaklığı hissedemiyorum..” yalanına sığınmışlardı.. zorunlu bi iniş değildi ama bu, bilakis kaptanın pratik isteğiydi..
yine karanlık.. evet.. sevmek buydu.. kapının tekrar açılacağı umudu.. pişmanlık mı suçluluk duygusuna yol açıyordu, yoksa suçluluktan mı pişman olurdu insan?
hoparlörler Kaptan’ın sesiyle inledi ve beni daldığım rüyalardan tutup çıkardı; “şşt.. beklenenler geldi.. çayları gönderiver..”.. ışık hızından biraz yavaşça çayları yolladım “Kaptan”a.. “Kesmeşeker” dedim sonra.. unutmamak lazım, çünkü yaşam bazen acıya çekiyor insanı.. zorla hem de, yaka paça.. “Kesmeşeker” dedim bi daha.. sanırım duymamıştı geminin müzik çaları beni çekmeye çalışan acı muhafızlarını..
“her şey, sermaye için sevgilim.. bi yıldıza laf atmakmış benim işim.. kapıları, pazarları satmışlar meleğim.. her pazar kalbimde azar azar.. çünkü serbest bir pazar, her şeyi bozar..” Kaptan’ın hoparlörlerden gelen sesi muhafızları uzaklaştırmaya yetmişti..
hayat, uzayda süzüldüğün gemine gelen hücre organellerine çay ikram ettirecek kadar acımasız olabiliyor bazen..
hayatın size sunduğu tüm acımasızlığa rağmen; buyrun..

tek kelimeyle muhteşem ...
YanıtlaSilçok teşekkür ederim..
Sil