Yüzsüz

kendinizi anladığınız oluyor mu bazen? çok sık olmasa bile, ara ara anladığınızda hani, adına insan dedikleri yaratığı da anlıyor gibi oluyor musunuz? ne de olsa siz de bi insan değil misiniz? insan özel anlamda varlığının ne olduğunu anlayabiliyorsa; genel anlamda oluşturduğu yokluğun ne olduğunu da anlayabilir mi? çevrenizde göremediğiniz yoklukta küçücük bi hiçlik olan bedeninizin içindeki kocaman boşluğu neyle bağdaştırıyosunuz? oraya ne düşse ses çıkarır hani.. bazen devasa bi kilise çanının iniltisi kadar haşmetli bi sesken duyulan; bazen de sadece küçücük bi bozuk paranın yerle buluşmasından çıkan ses kadar olur, bildiniz mi? heh.. işte tüm bunları neye yoruyosunuz? aynada gördüğünüz yüzlerdeki ifadelerin arkasında yatan şey, adına ruh dedikleri bilinmezlik midir sizce de? hadi diyelim öyledir.. dudakları asık ortalıkta dolaşanların ruhları karanlıktır da; her zaman ve her şeye gülenlerin ruhları çok mu aydınlıktır? insanın en doğal hali hangisidir peki? gülerkenki hali mi, ağlarkenki mi yoksa sevişirkenki hali mi? en doğal haliniz aslında kendinizin bile bilemediği; bilemediği için el sürüp değiştiremediği; değiştiremediği için ne kendinizin ne de içinde bulunduğunuz toplumun oyun hamuru gibi şekillendirmesine izin vermediği haliniz olmasın? olmasın evet.. acı verirdi..

darmadağın bi mutfağa benzeyen hayatımın her köşesinden taptaze bi soru fışkırırken; kafamın içindeki filler sağdan soldan çıkan bu soruları yeyip bitirmeye doyamazken; öğrendiğim her yeni tarifle birlikte tüm bu sorulara verdiğim cevapların lezzeti de değişirken; verilen cevapların değişen tadı aslında hayatımı da bambaşka, adını bile bilmediğim yepyeni bi yemeğe dönüştürürken; bıçak gibi keskin bi aroma hakimdi aslında her evrede.. tatminsizlik.. doymuyordum.. korkuyordum aslında ama üzerine gidilip hakkından gelinecek bunca korkum varken hayatım heyecanlı, ben de cesur oluyordum.. hayata korkarak devam etme cesurluğunun verdiği yetkiye dayanarak bol acılı tecrübe topları yuvarlayıp hayat kazanına atıyordum.. hamdım..

buz gibi bi mart ayında sıcacık bi evde olmanın verdiği o keyiften hem kopamayan hem de bulduğu her fırsatta kendini dışarı atmaktan çekinmeyen ev kedileri gibiydim.. ağzımdan öfke salyaları saçarak hayatın ütülü yakasına yapışmak yerine nazikçe tutunuyordum ceketinin eteğinden sarkan ipe.. söke söke almak dedikleri böyle bi şey olsa gerekti.. gökyüzü dedikleri parmaklıksız zindandan kaçış tabii ki de yoktu.. fakat daimi bi elemanı olduğun zindanı keşfe çıkmakta bi kusur da yoktu.. öyle yapıyordum..

her şey çok güzel gidiyorken bi gün geldi.. ve ben düştüm.. ne boşluğun içine, ne bahçenin çimenliğine, ne de suyun derinliğine.. yüzümün üstüne düştüm.. hayatıma girip çıkan yüzler ne ara soluklaşmaya başlamışlardı, hatta ne ara solup kaybolmuşlardı? hatırlamıyordum.. kaybetmiştim bi zamanlar yüz yüze baktığım yüzlerin yüzde yüzünü.. ilk sinyalleri kayda değer görmemiş, hatta durumu eğlenceye dahi dökmüştüm.. sokaklarda yürürken gördüğüm insan yüzlerinin hangi lise arkadaşımınkine, hocamınkine ya da akrabamınkine benzediğini çıkarmaya çalışıp eğlenirdim.. olur da bi yüzü geçmişimden herhangi bi tanesiyle eşleştiremezsem orada öylece kalıp dakikalarca düşünürdüm.. adına bellek dedikleri labirent şeklindeki kanalizasyonun en küçük borusundan bile akarak geçerdi o yüz ben ona bi eş bulana kadar..

zamanla belleğimdeki yüzler tarihi sıralamalarına uygun olarak ortadan kaybolmaya başladı.. ilk kaybolan, ilkokulun ilk sınıfında tanıştığım ilk kızın yüzüydü.. sonra sırasıyla, henüz bi ortaokul çocuğuyken bile ağzından sigarayı hiç düşürmeyen sınıf arkadaşımın, saçlarımı jöleledim diye buz gibi havada kafamı musluğun altına sokan müdür yardımcımın ve öğrenci kartımı her seferinde evde unutmama rağmen beni yine de kampüse alan güvenlik görevlisinin yüzlerini kaybettim.. pişiyordum..

kaybolup gidenlerden daha taze olan yüzleri unutmayayım adına hiç durmadan fotoğraf albümlerini açıp durmak da kafamın içindeki fillere yepyeni sorular üretmekten başka bi şeye yaramadı.. bazen hatırlamak için sadece hatırlamak istemek yetmeyebiliyordu..

sonunda bi sabah uyanıp aynaya baktığımda kendi yüzümü de çıkaramadım.. kumral ve yeşil gözlüydüm.. bi saat sonra sarışın.. öğleden sonra kirli sakallı.. akşama uzun saçlı.. bazen dişleri dökülmüş bi ihtiyar, bazen dişlerini bekleyen bi bebek görmeye başladım aynalarda.. aklımın ipleri avuçlarımı kesip kanatmaya başlamıştı.. yanıyordum..

çevremde binlerce yüz varken hiç birini tanıyamıyor olmak ruhumu o kadar yoruyordu ki, yürümekte bile zorluk çekiyordum.. yine de iyi iş çıkarıyordum.. ama kulaklarımda defalarca çınlayan o sesi işitene kadardı sadece.. durup başımı çevirmeyeceğime yemin ettim, ama o ses o kadar tanıdıktı ki, ait olduğu bedeni takip etmekten başka bi şey yapamadım.. adam yol kenarında duran küçük bi çocuktan çiçek aldı.. sevgilisiyle mi buluşacaktı acaba? birisiyle buluşacaksa eğer ben nerede bekleyecektim? gidip karşılarına mı yoksa arkalarına mı oturacaktım? niye oturacaktım ki ben? kafamın içindeki fillere yine eğlence çıkmışken, adamın attığı adımlar da hızlanmıştı.. Murphy kanunları şahsımda bi kez daha tecelli ediyor ve beklediğim çıkmıyordu.. sevgilisiyle falan buluştuğu yoktu.. bi mezarlığın en kuytu köşesine gidip ortada duran bi mezarın başında kalakaldı.. daha fazla katlanamayıp yaklaştım ve yüzüne baktım.. unutmadığım sesimin sahibi, çoktandır hatırlayamadığım yüzümün de sahibiydi.. korkudan ne yapacağımı bilemez haldeyken gözüm mezar taşına kaydı.. ismim yazıyordu..

1915 – 1951

donup kalmıştım ki başka bi mezar taşında daha duran ismim ilişti gözlerime..

1870 – 1905

sonra bi tanesinde daha..

2000 – 2013

ve bir daha.. ve bir daha..

mezarlıktaki bütün mezar taşlarında benim ismim kazılıydı..

yüzlerce farklı tarihte binlerce kere ölmüştüm ben..

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Filizm

Salıncaklar

Bir Yaşam İki Hayat